Sadaka Taşları!
Sevgili Okuyucularım,
Bugün 6 Eylül 2026 Pazar…
Sizlere hem tarihten hem de bugünden söz eden bir pazar yazısı yazacağım.
Osmanlı döneminde sadaka taşları, toplumdaki yardımlaşma ve dayanışma kültürünün en güzel örneklerinden biriydi. İhtiyaç sahibi insanların incinmeden, mahcup edilmeden yardım alabilmesini sağlayan önemli bir sosyal dayanışma uygulamasıydı.
Osmanlı'da Sadaka Taşı Nedir?
Sadaka taşları genellikle cami, mescit, tekke, çeşme, mezarlık veya mahallelerin uygun yerlerine konulan, üzerinde küçük bir oyuk bulunan taşlardı. Hayır yapmak isteyen kişi, sadakasını veya parasını bu oyuğa bırakırdı.
İhtiyaç sahibi olan kişi ise başkasının görmesine gerek kalmadan, ihtiyacı kadarını alırdı.
Böylece:
Veren, verdiğini bilmez alan, aldığını söylemezdi.
Bu sistemin en dikkat çekici yönü, yoksulun onurunu korumasıydı. Yardım alan kişinin kim olduğu ortaya çıkmaz, yardım yapan kişi de yaptığı iyiliği gösterişe dönüştürmezdi.
Osmanlı'da yardımlaşma anlayışı yalnızca insanlarla da sınırlı değildi. Hayvanları dahi koruyan vakıflar kurulmuştu. Aç kalan hayvanların beslenmesi için kurulan vakıflar, o dönemin merhamet ve yardımlaşma anlayışının ne kadar geniş olduğunu göstermektedir.
Çok Güzel Bir Osmanlı Geleneği
Osmanlı döneminde binlerce vakıf kurulmuştu. Ancak benim bugün anlatmak istediğim konu yalnızca geçmişteki bu güzel gelenekleri hatırlatmak değil.
Sadaka Taşlarının yanında bir de binek taşı olurdu, hayvana binmek isteyen bu taşa çıkar, hayvana binerken, sadakasını da çukura koyardı kimse fark etmezdi. (Başka bir gün binek taşı yazacağım)
Ben bugün 2026 yılına dönmek istiyorum.
Sadaka taşlarının arkasındaki düşünceyi bugün için şöyle özetleyebiliriz:
“İyilik yap ama yaptığın iyiliği başkasının başına kakma ihtiyacı olanı da yardım alırken mahcup etme.”
İşte buradan hareketle bugünün Türkiye'si için bir düşüncemi paylaşmak istiyorum.
Sosyal güvencesi olmayan dul, yetim, öksüz, kimsesiz, 65 yaş üstünde bulunan veya çalışamayacak durumda olan vatandaşlarımız var.
Bunlara elbette devlet sahip çıkmalıdır.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmamız gerektiğine inanıyorum:
Çalışabilecek durumda olan insana iş vermeliyiz. Çalışamayacak durumda olan insanın ise onurunu koruyarak ihtiyaçlarını karşılamalıyız.
Bunun için devletin kontrolünde, güvenilir ve şeffaf bir sistem kurulabilir. Çalışabilecek durumda olan vatandaşımıza iş imkânı sağlanmalı çalışamayacak durumda olanlara ise devletin güvencesi altında, ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir sosyal destek kartı verilebilir.
Hayır yapmak isteyen vatandaşlarımız da bu sisteme bağış yapabilir.
Böylece yardım, doğrudan kişilerin eline para vermek yerine, onurlu ve düzenli bir sosyal dayanışma sistemi içerisinde yapılmış olur.
Her İnsan İçin Bir İş Vardır
Engelli vatandaşlarımız için de aynı anlayışı taşımalıyız.
Engelli olmak, çalışmaya ve üretmeye engel değildir. Elbette herkesin yapabileceği iş farklıdır. Önemli olan insanın yeteneğine ve durumuna uygun bir iş bulabilmektir.
Bizim Çorap Holding'de Mehmet bunun en güzel örneklerinden biridir.
Mehmet, aslanlar gibi çalışıyor, çorap satıyor ve alın teriyle para kazanıyor.
Bir insanın kendi emeğiyle kazandığı paranın mutluluğu bambaşkadır.
Bir vatandaşımız Mehmet'ten bir çift çorap satın aldığında sadece bir çorap almıyor aynı zamanda bir insanın alın terine, emeğine ve hayata tutunma mücadelesine destek oluyor.
İşte benim anlatmak istediğim budur.
Dilencilik Değil, Emek!
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin, gücü ve imkânı ölçüsünde çalışmasını, üretmesini ve kendi emeğiyle kazanmasını sağlamalıyız.
İnsanlara sürekli yardım etmek yerine, mümkün olduğu yerde çalışarak kazanmayı öğretmeliyiz.
Çünkü insana yapılabilecek en büyük iyiliklerden biri, ona sadece balık vermek değil, balık tutabileceği imkânı sağlamaktır.
Elbette gerçekten çalışamayacak durumda olan vatandaşlarımızı da unutmayacağız.
Onların da devletin şefkatli eli altında, kimseye muhtaç ve mahcup olmadan hayatlarını sürdürmelerini sağlamalıyız.
Bir Ekmek Örneği
Yazımı basit ama üzerinde düşünülmesi gereken bir örnekle bitirmek istiyorum.
Bir hayırsever vatandaşımız ekmek, simit veya çorba dağıtıyor.
Ne güzel…
Allah hayrını kabul etsin.
Ama bugün bir ekmeğin fiyatı 15-22 TL arasındaysa, acaba o ekmeği ihtiyaç sahibi bir vatandaşa 5 TL'ye satmak, aradaki farkı hayırseverin karşılaması daha güzel olmaz mı?
Hatta gerçekten ihtiyacı olan kişiye 1 TL'ye bile satılabilir.
Böylece hayır devam ederken, ihtiyaç sahibi insan da “Ben aldım” değil, “Ben paramı verdim ve aldım” diyebilir.
Bir tarafta hayır yapan kazanır, diğer tarafta ihtiyacı olan ekmeğini alır, bir başka tarafta ise emeğiyle çalışan insan para kazanır.
Yardım var, ama mahcubiyet yok.
Hayır var, ama dilencilik yok.
Emek var, alın teri var, üretim var.
Bence sadaka taşlarının bize bugün öğretebileceği en önemli ders de budur:
İnsana yardım ederken onun onurunu da korumak…
Devletimiz sosyal yardımları güçlendirmeli, hayırsever vatandaşlarımızı bu sisteme dâhil etmeli ve çalışabilecek durumda olan herkese iş ve üretim imkânı sağlamalıdır.
Çünkü en güzel yardım, insanı başkasına muhtaç etmeden kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamaktır.
Kalın sağlıcakla…