NEY'İN FERYADINDAN GENÇLİĞİN VİCDANINA
Her medeniyet, bir sese yaslanır. İslam medeniyeti, suskunluğun içinden gelen bir çığlıktır aslında: Neyin feryadına...
O feryat, sadece bir ayrılık değil insanın hakikatle arasındaki mesafeye dair bir hasrettir.
“Dinle neyden neler söyler sana, derdi vardır ayrılıklardan yana.”
Ney, içi oyulmuş bir kamıştır. Yanarak ses verir. Yanmak, bu çağın unuttuğu bir eylemdir. Oysa yanmadan insan pişmez, olgunlaşmaz. Bugün gençlik, bilgiyle değil yanmakla anlam üretebilir. Çünkü yanmayan bilgi, yük olur. Yanmayan bir kalp, sadece atar ama hissetmez.
Gençlik, modern dünyanın dayattığı kimliksizleştirici dalgaların ortasında, köklerini kaybetmiş bir kuşağa dönüşme tehdidiyle karşı karşıya. Teknolojik hızın baş döndürücülüğü, onları kendi iç sesinden uzaklaştırıyor.
Bugün gençliğe yeniden “dinlemeyi” öğretmemiz gerekiyor: sese değil, mana’ya kulak vermeyi. Çünkü bu çağda kelimeler çoğaldıkça anlam azaldı. Gürültü arttıkça, vicdan sustu.
Bu yüzden eğitim, bilgi aktaran bir sistem olmanın ötesine geçmeli hakikatle ruh arasında bir köprü kurmalıdır. Mevlânâ, eğitimin ruhu besleyen bir eylem olduğunu hatırlatır:
“Hoca mum gibidir kendisi erir, çevresini aydınlatır.”
O hâlde eğitici, karanlığı aydınlatan değil karanlıkla yolculuk edebilen kişi olmalıdır. Öğrencisine bilgi veren değil, ona içini gösteren bir ayna olmalıdır. Çünkü bir genci değiştiren, bir öğretmenin zekâsı değil bakışındaki merhamet, sözündeki sükûnettir.
Bugün sınıflarımıza çok şey anlatıyoruz ama çok az şey söylüyoruz. Hafızalara hitap ediyoruz ama gönüller sessiz.
Çünkü eğitim, kalbi olmayan cümlelerin hapishanesine dönüşmüş durumda.
İşte tam bu noktada Mevlânâ ve Şems’in dostluğu bir medeniyet örneği olarak karşımızda duruyor. O birliktelik, sadece iki insanın karşılaşması değil aşk ile bilginin, suskunluk ile hikmetin çarpışmasıdır. Şems, Mevlânâ’ya kitapları değil, kalbi anlattı.
Ve biz, bugünün gençlerine bir Şems edasıyla yaklaşmak zorundayız. Onların içinde saklı kalan güzelliği görmek, potansiyellerini değil özlerini fark etmelerine yardımcı olmak zorundayız. Gençleri notlarla değil, niyetlerle tanımlamalıyız. Çünkü vicdanla duyulmayan hiçbir bilgi, adalet üretmez.
“Gerçek dost, seni sen yapan değil sende saklı kalanı görendir.”
Bugün gençlerimizin en büyük ihtiyacı, kalabalığın ortasında bir iç ses duymak anlamın yalnızlığında kaybolmadan bir hikmete tutunmaktır. Herkesin bağırdığı bir çağda, birilerinin fısıltısı olmalıyız. Onlara not verdiğimiz kadar, gönül de vermeliyiz.
Çünkü geleceği inşa etmek bilgiyle değil, vicdanla başlar.